Cüneyt E. Koryürek

Hakkında Yazılanlar

 

Petek Kışlalı Olcan

Reklam Yazarı

Asİ Çömezden...

Adım adım, hiç durmadan, devamlı hızlanarak gidiyorum.

Az sonra oradayım. Hep olmak istediğim yerde.

Şimdi boynum eğik, örselenmişim... Ama onun karşısına

gülen gözlerle çıkacağım. O bilecek içimin kan ağladığını

ama görmeyecek. Göstermeyeceğim. Söylemeye çekindiklerimi,

beceriksizliklerimi, başarısızlıklarımı... Evet, o

bilecek ama o da göstermeyecek bildiğini. Sızlanmadan

güleceğiz halime. Ve o söylemem gerekenleri, yeteneğimi,

ulaşabileceğim başarıları vuracak yüzüme. Evime, işime,

kızıma, kocama, onun yanında bulduğum kendimi götüreceğim.

Dimdik çıkacağım dönüş yoluna...

Ofisinde buluşmak için her randevulaştığımızda bu duygularla

yürüyordum Elmadağ’a doğru. Taksiyle hızlandırmıyordum

yolumu. Düşünmek için yürüyordum. Anlatacaklarımı

topluyor, sonra biraz yumuşatıp dağıtmak için şakalar şekillendiriyordum

kafamda. Ofisindeki dağınık düzendeki odasına yakışacak

şekilde bir giriş yapmaya hazırlanıyordum. Ciddi ama

komik, düzenli ama darmadağınık, bilen için bilgiyle dopdolu,

bilmeyene içi boş bir kaos olan mekanın hakkını vermek istiyordum.

O oda bir ömür değil, birçok hayattı. Herkes için bir kitabı

vardı. Sanki dostlarından bir kütüphane yapmış gibiydi. Bu yüzden

kitaplarını kimlere verdiğini asla unutmazdı. Kitaplarını geri

getirmeyenlere kızgınlığı da büyük ihtimalle bundandı. Sadece

kitabı değil, kitabı verdiği dostunu da kaybetmiş gibi hissediyordu.

Bir, “Hoş geldin karabatak” esprisiyle başlıyordu buluşmamız.

Ve sonra fotokopiler, kitaplar yığılıyordu önüme. Söylediği

her söz, verdiği her kitap beni biraz daha zorlamak için çoğalıyor,

ağırlaşıyordu. “Bu sende kalabilir... Bunu oku bırak... Kitabı

alabilirsin ama bi dahaki gelişine getirmeyi unutma!” Gümbür

gümbür konuşur, döve döve konuştururdu. Ben de konuşmayı

sevdiğimden olsa gerek, sohbete başlamak için asla sessiz ayak

oyunları yapmazdım. Bütün yaralarımı başkasınınmış gibi duygusuz

ve soğukkanlılıkla seslendirir, sonra da sessizce dertlerime

medet umardım ondan. O da kendisinin yan rollerde olduğu başkalarıyla

ilgili hikâyeler anlatırdı. Bambaşka hayatlar, bambaşka

çözümler... Hayata başlamak, bize bırakılmış bir seçenek değildi

belki ama hayatı farklı yaşamak için o kadar çok seçenek vardı ki.

Bu seçenekler sonucunda kazandığımız ya da kaybettiğimiz her

şey bizim elimizde, bizim sorumluluğumuzdaydı. Böylece, çok

büyük bir tutkuyla aradığımız, bulunduğumuz zamanı ve yeri

hissetmeyi unutturan ‘mutluluk’a bazen kazanç değil, kayıplar

sonucunda da ulaşılabileceğini ondan öğrendim.

Onun sofrasında oturmak herkes için bir ayrıcalıktı.

Kimsenin süsü, titri, ukalalığı kalmaz, herkes insan olurdu orda.

Kılıksız, kıyafetsiz, çıplak bir benlik oluverirdim ben de. Yemek,

sohbet, kitaplar ve anılar bir buçuk saatçikte beni doyurup, büyütüp,

hayatımı yoluna koyardı. Aslında her şey yolundaydı zaten.

Ben, ben olduğum sürece. Bunu göstermek için onunla bir öğlen

yemeği yeterdi.

En son... En son görüşemememiz benim suçumdu. Kendime

küstüğüm bir dönemdi. Eğer ona gidersem onu da hayal kırıklığı na uğratacağımı düşündüm. “Erteleme!” derdi hep. Hayallerimi

ertelememem için yineleyip dururdu bu sözü. En son... En son

ona uğramadığım için sitemle söyledi bu sözü “Erteleme!”. Ben

onun ölümsüz olduğunu düşünecek kadar naif olduğumdan sonunda

anlayabildim ne demek istediğini... Genzini öksürerek

temizlediğinde mutlaka hayatınızı değiştirecek bir şey söyleyeceğini

bildiğiniz ve gösterdiği saygıya, verdiği değere layık olmak

uğruna kendinizi devamlı geliştirmeniz gerektiğini hissettiren bir

ustanın yokluğundan... Puf böreklerinin, biberli tavuğun, portakallı

drajelerin, piponun, kitapların, kırık ama eşsiz bir fincandan

kahve içmenin bir daha asla eskisi kadar keyifli olmamasından...

Zerafetin, anlayışın, şıklığın, paylaşmanın eksikliğinden...

Asla sonlandırılamayacak yeni fikirlerden, müthiş projelerden,

düşünülmüş ama yazımına henüz başlanmamış kitaplardan... 50

değil, 100 insanı bir araya getirseniz doldurulamayacak bir boşluğun

bıraktığı sonsuz bir yalnızlık duygusundan sonra anladım

ertelemenin ne büyük bir lüks olduğunu.

“Senin yazmaya başlamak için dibe vurman gerekiyor” demişti.

Bunu da anladım sonunda. Adımlarımın beni götürebileceği

bir yer kalmadığına, onunla birlikte kendime doğru çıktığım

yolculukta kendimle başbaşa kaldığıma göre galiba oradayım.

Hiç olmak istemediği ama olmam gereken yerde: En dipte. Ve

bu iyi bir şey aslında. Aynı ustamın söylediği gibi... Tekrar yukarı

çıkmak için en güvenli yerdeyim.

O zaman şikayet etmeden, ertelemeden, çömez dimdik yeniden

yola çıkıyor, usta. Gözün üstümde olsun.